KARANLIKTAN KORKAN
BİR ÇOCUĞU KOLAYLIKLA HOŞGÖREBİLİRİZ.
YAŞAMDAKİ ASIL TRAJEDİ, YETİŞKİNLERİN AYDINLIKTAN KORKMASIDIR .
(Plato, M.Ö. 427-347)
Tuesday, April 18, 2006
Wednesday, April 12, 2006
Evliliği çocuklara sormuşlar
- KIMINLE EVLENECEGINIZE NASIL KARAR VERIRSINIZ?
*
*"Buna biz karar veremeyiz, Tanri bunlari önceden ayarlamistir. Biz de kime *
*takilacaksak, bir gün yolda yürürken karsimiza çikar." Zeynep, 10 yasinda. *
*
- EVLENMEK IÇIN EN UYGUN YAS KAÇ OLMALI? *
*
"**Yasla ilgisi yok, evlenmek için aptal olmak yeter"
Ali, 6 yasinda (bizden akilli)
*
*- ANNENLE BABANIN ORTAK YÖNÜ NEDIR?
*
*"Ikisi de, baska çocuk istemez." Selin, 8 yasinda.
*
*- BIR KIZLA BIR ERKEK ÇIKTIKLARI ZAMAN NELER YAPARLAR?
*
*"Biriyle çikmak çok eglenceli.. Aslinda yeterince sabirla
dinleyebilirseniz, erkekler bazen güzel konusuyorlar." Gamze, 8
yasinda. (gerçekten 8 mi dersiniz?)
"Ilk randevuda birbirlerine yalan söylerler. Ama bu yalanlar ikinci kez
bulusmak isteyecek kadar ilginç olmali" Metin, 10 yasinda (sizce?) *
*- ILK RANDEVUDAN MEMNUN KALMAZSAN NE YAPARSIN?
*
*"Eve gidip ölü taklidi yaparim. Ertesi gün bütün
gazeteleri arayip Ben
öldüm ismimi cenaze ilanlariniza yazar misiniz derim"
Hüseyin, 9 yasinda.** *
*
- BIRINI ÖPMEK HANGI SARTLARDA DOGRUDUR?
*
*"Çok parasi varsa." Petek, 7 yasinda (acaba bunun soyadi Di**** mü?) *
*"Kanunlar en az 18 yasinda olmalisiniz diyor ama kanunlari bosver"**
**Cüneyt, 7 yasinda (delikanli çocuk)
"Ben öpmem. Kadinlar öpünce hemen evlenip çocuk yapmak istiyorlar, Ben
ugrasamam". Levent, 8 yasinda (daha delikanli) *
*
- EVLILIK DIYE BIRSEY OLMASAYDI NELER OLURDU?
*
*"**Hesabini vermemiz gereken bir sürü bebek olurdu". Murat,8 yasinda (çok
zekice) *
*
- BIR EVLILIGI, SONSUZA KADAR SÜRDÜRMEK IÇIN NE GEREKIR?
*
*"Kadinin poposu kamyon gibi olsa da, ona çok güzelsin demek
gerekir"
Hasan, 10 yasinda (herhalde en dogru yorum buydu!!) *
*
*"Buna biz karar veremeyiz, Tanri bunlari önceden ayarlamistir. Biz de kime *
*takilacaksak, bir gün yolda yürürken karsimiza çikar." Zeynep, 10 yasinda. *
*
- EVLENMEK IÇIN EN UYGUN YAS KAÇ OLMALI? *
*
"**Yasla ilgisi yok, evlenmek için aptal olmak yeter"
Ali, 6 yasinda (bizden akilli)
*
*- ANNENLE BABANIN ORTAK YÖNÜ NEDIR?
*
*"Ikisi de, baska çocuk istemez." Selin, 8 yasinda.
*
*- BIR KIZLA BIR ERKEK ÇIKTIKLARI ZAMAN NELER YAPARLAR?
*
*"Biriyle çikmak çok eglenceli.. Aslinda yeterince sabirla
dinleyebilirseniz, erkekler bazen güzel konusuyorlar." Gamze, 8
yasinda. (gerçekten 8 mi dersiniz?)
"Ilk randevuda birbirlerine yalan söylerler. Ama bu yalanlar ikinci kez
bulusmak isteyecek kadar ilginç olmali" Metin, 10 yasinda (sizce?) *
*- ILK RANDEVUDAN MEMNUN KALMAZSAN NE YAPARSIN?
*
*"Eve gidip ölü taklidi yaparim. Ertesi gün bütün
gazeteleri arayip Ben
öldüm ismimi cenaze ilanlariniza yazar misiniz derim"
Hüseyin, 9 yasinda.** *
*
- BIRINI ÖPMEK HANGI SARTLARDA DOGRUDUR?
*
*"Çok parasi varsa." Petek, 7 yasinda (acaba bunun soyadi Di**** mü?) *
*"Kanunlar en az 18 yasinda olmalisiniz diyor ama kanunlari bosver"**
**Cüneyt, 7 yasinda (delikanli çocuk)
"Ben öpmem. Kadinlar öpünce hemen evlenip çocuk yapmak istiyorlar, Ben
ugrasamam". Levent, 8 yasinda (daha delikanli) *
*
- EVLILIK DIYE BIRSEY OLMASAYDI NELER OLURDU?
*
*"**Hesabini vermemiz gereken bir sürü bebek olurdu". Murat,8 yasinda (çok
zekice) *
*
- BIR EVLILIGI, SONSUZA KADAR SÜRDÜRMEK IÇIN NE GEREKIR?
*
*"Kadinin poposu kamyon gibi olsa da, ona çok güzelsin demek
gerekir"
Hasan, 10 yasinda (herhalde en dogru yorum buydu!!) *
Monday, April 10, 2006
Abraham Lincoln'den oğlunun okuluna mektup.
ABRAHAM LINCOLN'DAN OGLUNUN OGRETMENINE MEKTUP
"Öğrenmesi gerekli biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını, fakat şunu da öğret ona: 'her alçağa karşı bir kahraman, her bencil politikacıya karşı kendini adamış bir lider vardir.' Her düşmana karşı bir dost olduğunu da öğret ona.
Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen, kazanılan bir doların, bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret. Kaybetmeyi ogrenmesini öğret ona ve kazanmaktan neşe duymayı. Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu. Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahalarin gizemini öğret ona. Bırak erken öğrensin, zorbalarin görüntüde galip olduklarını.
Eğer yapabilirsen; ona kitapların mucizelerini öğret. Fakat ona; gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği zamanlar da tanı. Okulda hata yapmanin, hile yapmaktan cok daha onurlu olduğunu öğret ona. Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi.
Nazik insanlara karşı nazik, sert insanlara karşı sert olmasını öğret ona.
Herkes birbirine takilmiş bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye calış oğluma. Tüm insanları dinlemesini öğret ona, fakat tüm dinlediklerini gerçegin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret. Eğer yapabilirsen üzüldüğünde bile nasıl gülümseyebileceğini öğret ona. Gözyaşlarinda hiçbir utanç olmadığını öğret.
Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini.
Ona, kuvvetini ve beynini en yüksek fiyata satmasını fakat hiçbir zaman kalbine ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret. Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa dimdik dikilip savaşmasini öğret. Ona nazik davran ama onu kucaklama. Çünkü, çeliği ancak ateş saflaştırir. Birak sabırsız olacak kadar cesaretine sahip olsun, bırak cesur olacak kadar sabrı olsun. Ona her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karsi da derin bir inanç taşıyacaktır.
Bu, büyük bir taleptir; cünkü ben OĞLUMUN KÜÇÜK BİR İNSAN OLMASINI İSTEMİYORUM.
"Öğrenmesi gerekli biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını, fakat şunu da öğret ona: 'her alçağa karşı bir kahraman, her bencil politikacıya karşı kendini adamış bir lider vardir.' Her düşmana karşı bir dost olduğunu da öğret ona.
Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen, kazanılan bir doların, bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret. Kaybetmeyi ogrenmesini öğret ona ve kazanmaktan neşe duymayı. Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu. Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahalarin gizemini öğret ona. Bırak erken öğrensin, zorbalarin görüntüde galip olduklarını.
Eğer yapabilirsen; ona kitapların mucizelerini öğret. Fakat ona; gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği zamanlar da tanı. Okulda hata yapmanin, hile yapmaktan cok daha onurlu olduğunu öğret ona. Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi.
Nazik insanlara karşı nazik, sert insanlara karşı sert olmasını öğret ona.
Herkes birbirine takilmiş bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye calış oğluma. Tüm insanları dinlemesini öğret ona, fakat tüm dinlediklerini gerçegin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret. Eğer yapabilirsen üzüldüğünde bile nasıl gülümseyebileceğini öğret ona. Gözyaşlarinda hiçbir utanç olmadığını öğret.
Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini.
Ona, kuvvetini ve beynini en yüksek fiyata satmasını fakat hiçbir zaman kalbine ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret. Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa dimdik dikilip savaşmasini öğret. Ona nazik davran ama onu kucaklama. Çünkü, çeliği ancak ateş saflaştırir. Birak sabırsız olacak kadar cesaretine sahip olsun, bırak cesur olacak kadar sabrı olsun. Ona her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karsi da derin bir inanç taşıyacaktır.
Bu, büyük bir taleptir; cünkü ben OĞLUMUN KÜÇÜK BİR İNSAN OLMASINI İSTEMİYORUM.
Thursday, April 06, 2006
Değerlidir (Nehir Nişancı'dan Forward)
"Şunları bir araya toplayayım.
Bir güzel muhabbet edelim" diye düşündüm.
Mutfak işinden de anlarım.
Donattım sofrayı.
Bayağı uğraştım.
Hepsinin, ayrı ayrı ne
yemekten, ne içmekten
hoşlandığını iyi
bilirim.
Bayağı da para gitti.
Birinin yediğini öbürü yemez.
Ötekinin içtiğini beriki içmez.
Dört kişilik sofra kurdum.
Mumları da yaktım. Bak hepsi, Erick Satie severdi. Hatırladım.
Müziği de ayarladım. Geldiler.
20 yaşımda ben, 35 yaşımda ben, 40 yaşımda ben ve bugünkü ben dördümüz.
Birden yirmi yaşımı, otuz beş yaşımın karşısına oturttum.
Kırk yaşımın karşısına da, ben geçtim.
Yirmi yaşım, otuz beş yaşımı tutucu buldu.
Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi.
Yatıştırayım dedim.
"Sen karışma moruk" dediler. Büyük hır çıktı.
Komşular alttan üstten duvarlara vurdular.
Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı.
Evin de içine ettiler. Bende kabahat.
Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine.
Ömür dediğin üç gündür,dün geldi geçti yarın meçhuldür, O halde ömür
dediğin bir gündür, o da bugündür..
Bir güzel muhabbet edelim" diye düşündüm.
Mutfak işinden de anlarım.
Donattım sofrayı.
Bayağı uğraştım.
Hepsinin, ayrı ayrı ne
yemekten, ne içmekten
hoşlandığını iyi
bilirim.
Bayağı da para gitti.
Birinin yediğini öbürü yemez.
Ötekinin içtiğini beriki içmez.
Dört kişilik sofra kurdum.
Mumları da yaktım. Bak hepsi, Erick Satie severdi. Hatırladım.
Müziği de ayarladım. Geldiler.
20 yaşımda ben, 35 yaşımda ben, 40 yaşımda ben ve bugünkü ben dördümüz.
Birden yirmi yaşımı, otuz beş yaşımın karşısına oturttum.
Kırk yaşımın karşısına da, ben geçtim.
Yirmi yaşım, otuz beş yaşımı tutucu buldu.
Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi.
Yatıştırayım dedim.
"Sen karışma moruk" dediler. Büyük hır çıktı.
Komşular alttan üstten duvarlara vurdular.
Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı.
Evin de içine ettiler. Bende kabahat.
Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine.
Ömür dediğin üç gündür,dün geldi geçti yarın meçhuldür, O halde ömür
dediğin bir gündür, o da bugündür..
Monday, March 27, 2006
Zahir (Paulo Coelho) sf.266
Işığın savaşçısı şükran duyması gereken çok şey olduğunu bilir.
Savaşırken melekler ona yardım ettiler; ilahi güçler her şeyi yerli yerine yerleştirdi, böylece o da elinden gelenin en iyisini yapabildi. Bu nedenle, günbatımında diz çöker ve onu çevreleyen Koruyucu Pelerin için şükreder.
Yoldaşları: ‘O çok şanslı!’ derler. Fakat ‘şans’ın, çevresine bakmayı bilmek ve dostlarının nerede olduğunu görmek demek olduğunu bilir, çünkü dostlarının sözleri aracılığıyla melekler seslerini duyurabilir.“
Savaşırken melekler ona yardım ettiler; ilahi güçler her şeyi yerli yerine yerleştirdi, böylece o da elinden gelenin en iyisini yapabildi. Bu nedenle, günbatımında diz çöker ve onu çevreleyen Koruyucu Pelerin için şükreder.
Yoldaşları: ‘O çok şanslı!’ derler. Fakat ‘şans’ın, çevresine bakmayı bilmek ve dostlarının nerede olduğunu görmek demek olduğunu bilir, çünkü dostlarının sözleri aracılığıyla melekler seslerini duyurabilir.“
imamla Hidayet
Konu : Otobüs şoförü Hidayet...!!!
Hidayet ölünce cennetin kapısında kuyruğa girer. Hemen önünde
bekleyen adam bir imamdır. Kapıda bir melek beklemektedir. Melek imama sorar;
-Hiç günahın var mi ?
imam;
- Aziz melek ben imamdım, Tüm hayatim boyunca ALLAH'A dua ettim, karıma ve çocuklarıma sadik kaldım,insanlara ve hayvanlara hep yardim ettim.
Melek;
- Çok iyi. Bunları zaten biliyorduk. Al sana cennetin gümüş anahtarı...
...sonra Hidayet'e döner;
- Senin hiç günahın var mı Hidayet ?
Hidayet;
- Ben de her zaman hayvanlara ve insanlara iyilik yapardım, ALLAH'A çok dua etmedim açıkçası, inancım da zayıftı ve bir de günahım vardı, çok sert ve hızlı otobüs kullanırdım.
Melek;
-Bunu da biliyoruz Çok iyi. al sana cennetin altın anahtarı...
İmam bu olaya sinirlenir;
- Ben hayatimi ,Allah'a adamışım siz de gidip bu adamıöcennette benden üstün tutuyorsunuz, haksizlik değil mi?
Melek gülerek ;
-Sen vaaz verirken herkes uyuyordu, ama Hidayet otobüs kullanırken herkes dua ediyordu.
Hidayet ölünce cennetin kapısında kuyruğa girer. Hemen önünde
bekleyen adam bir imamdır. Kapıda bir melek beklemektedir. Melek imama sorar;
-Hiç günahın var mi ?
imam;
- Aziz melek ben imamdım, Tüm hayatim boyunca ALLAH'A dua ettim, karıma ve çocuklarıma sadik kaldım,insanlara ve hayvanlara hep yardim ettim.
Melek;
- Çok iyi. Bunları zaten biliyorduk. Al sana cennetin gümüş anahtarı...
...sonra Hidayet'e döner;
- Senin hiç günahın var mı Hidayet ?
Hidayet;
- Ben de her zaman hayvanlara ve insanlara iyilik yapardım, ALLAH'A çok dua etmedim açıkçası, inancım da zayıftı ve bir de günahım vardı, çok sert ve hızlı otobüs kullanırdım.
Melek;
-Bunu da biliyoruz Çok iyi. al sana cennetin altın anahtarı...
İmam bu olaya sinirlenir;
- Ben hayatimi ,Allah'a adamışım siz de gidip bu adamıöcennette benden üstün tutuyorsunuz, haksizlik değil mi?
Melek gülerek ;
-Sen vaaz verirken herkes uyuyordu, ama Hidayet otobüs kullanırken herkes dua ediyordu.
Bill Gates
Tanrı demiş ki: "Bill senin durumun hakikaten karmaşık. Seni cennete mi, cehenneme mi yollamalı
bilemiyorum. Her eve bilgisayar girmesine yardımcı olarak insanığa katkıda bulundun ama bir yandan da Windows gibi bir rezaleti de yarattın. Ben de senin özel durumuna göre bir şey yapacağım,
cenneti de, cehennemi de ziyaret et, hangisine gideceğine karar ver."
"Tamam" demiş Bill Gates,
"Önce cehenneme bir bakayım." ve inmiş cehenneme. Bir de bakmış berrak sulu bir kumsalda bir sürü güzel kız top oynuyor eğleniyor, güneş parlıyor hava süper.
"Allaah" demiş Bill Gates,
"Cehennem böyleyse Cenneti hakkaten görmek isterim."
Ve cennete çıkmış. Bir bakmış, bulutların üzerinde bir yer, etrafta melekler uçuşuyor, insanlar lir çalıyor, güzelce bir yer ama Cehennem kadar değil.
"Tamam" demiş tanrıya Bill Gates,
"Ben cehenneme gitmeye karar verdim."
İki hafta sonra tanrı cehennemi ziyaret edip Bill Gates’in nasıl olduğuna bakmaya karar vermiş. Gitmiş Bill'in yanına, Bill bir duvara zincirlenmiş, alevler içinde karanlık bir mağarada ve zebaniler işkence ediyor.
- Nasılsın Bill?
- Korkunç! Burası iki hafta önce geldiğim cehennem değil! Kızların oynaştığı o güneşli kumsala ne oldu?
Tanrı cevap vermiş:
- O ekran koruyucusuydu...
bilemiyorum. Her eve bilgisayar girmesine yardımcı olarak insanığa katkıda bulundun ama bir yandan da Windows gibi bir rezaleti de yarattın. Ben de senin özel durumuna göre bir şey yapacağım,
cenneti de, cehennemi de ziyaret et, hangisine gideceğine karar ver."
"Tamam" demiş Bill Gates,
"Önce cehenneme bir bakayım." ve inmiş cehenneme. Bir de bakmış berrak sulu bir kumsalda bir sürü güzel kız top oynuyor eğleniyor, güneş parlıyor hava süper.
"Allaah" demiş Bill Gates,
"Cehennem böyleyse Cenneti hakkaten görmek isterim."
Ve cennete çıkmış. Bir bakmış, bulutların üzerinde bir yer, etrafta melekler uçuşuyor, insanlar lir çalıyor, güzelce bir yer ama Cehennem kadar değil.
"Tamam" demiş tanrıya Bill Gates,
"Ben cehenneme gitmeye karar verdim."
İki hafta sonra tanrı cehennemi ziyaret edip Bill Gates’in nasıl olduğuna bakmaya karar vermiş. Gitmiş Bill'in yanına, Bill bir duvara zincirlenmiş, alevler içinde karanlık bir mağarada ve zebaniler işkence ediyor.
- Nasılsın Bill?
- Korkunç! Burası iki hafta önce geldiğim cehennem değil! Kızların oynaştığı o güneşli kumsala ne oldu?
Tanrı cevap vermiş:
- O ekran koruyucusuydu...
Sunday, March 26, 2006
Sevgi, karar veya vaat değildir
Sevgi, karar veya vaat degildir
Hepimiz yasadigimiz iliskilerle varoluyoruz. Temel hayat amaçlarimizdan birisi sevgi iliskileri kurabilmek. Kurdugumuz sevgi iliskileri yoluyla hayati taniyoruz.
Bizim ruhsal yapimizi belirleyen süreler, sevgi iliskilerini de nasil yasadigimizi belirliyor. Sevilmek istiyoruz ama, sevgiye ulasmanin yolunun, sevebilme yeteneginden geçtigini fark eden insanlar digerlerinden bir adim öndeler.
Peki yetiyor mu?
Yakalamayi becerdigimiz sevgi iliskilerinin sonsuza dek sürmesi, insanoglunun en büyük hayallerinden biridir.
Bu ideali pek az insan gerçeklestirebilir. Pek çogu, kendisini, iliskinin en basinda hissettiklerinden çok uzakta ve o iliskiyi sürdürmesini saglayan temel motivasyonlan tüketmis hisseder ve terk eder.
Ya da, biz iliski istegini ve motivasyonu kaybetmemis olsak dahi terk ediliriz. Herkes sevginin yasandigi, paylasildigi ve büyüdügü sihirli formülü arar. Bu formülü yakalamak için asagidaki iki temel tuzaga düsmemeyi becermek gerekir.
Sevgiyi bazilarimiz sadece bir duygu olarak algilamazlar.
Sevgiyi bir vaat gibi algilarlar. Sevildiklerini düsündükleri andan itibaren beklentileri ve olmasi gerekenler farkinda olmadan zihinlerinde sekillenmeye baslar. Olaylan ve durumlari bu sablon üzerinden degerlendirmeye baslarlar.
Aslinda, çok iyi gidebilecek veya giden bir sevgi iliskisini yasiyor da olabilirler. Buna ragmen sevginin vaat olarak algilanmasi, beklenen ile gerçegin farkli göründügü yanilsamasina götürebilir bizi. Böyle insanlar çok kirilgan olurlar. Çabuk alinirlar. Kolayca suçlamalarda bulunabilirler.
Karsisindaki insan ne yapacagini sasirmaya baslar, hatta zaman içinde çaresizlik dahi hissetmeye baslayabilir. Bana kalirsa sevginin bir vaat olmasi sevginin dogasina ve dinamiklerine aykiridir.
Bazilarimiz sevgiyi bir karar gibi algilarlar. Verdikleri kararin geregini yerine getirmeye çalisirlar. Karsindakinin de verdigi kararin ne kadar arkasinda durdugunu test etmeye çalisirlar. Iliskileri, ne kadar sevildigi veya sevilip sevilmediginin anlasilmasina yönelik degerlendirmelerin gölgesinde kalir.
Sevgi bir karar olarak algilandiginda iliski de artik bir projeye dönmeye baslamistir. Hangi asamasinda nelerin yapilacagi yönetim kademesindekiler -yani iki sevgili tarafindan planlanir. Karar verilmis, proje uygulanmaya konulmustur.
Planin ne kadar gerisinde kalindiginin sürekli sorgulandigi bir süreç yasanir. Bana kalirsa sevginin bir karar olmasi da, sevginin dogasina ve dinamiklerine aykiridir.
Sevginin dogasinda, bir vaat veya karar olmanin ötesinde cosku olmalidir. Bu coskuya ise ancak tek bir yolla ulasilabilir.
Psikiyatri tarihinin sayili ustalarindan Erich Fromm, sevgiyi bir aktivite, bir etkinlik olarak tanimlamistir.
"Bir seye kapilmanin" sevgi olmadigini, "bir seyin içinde olmanin" sevgi oldugunu ifade etmistir.
Sevgi aktif bir süreç olmalidir. Pasifligi temsil eden almak ise, aktifligi temsil eden de vermektir.
Nedense insanlarin pek çogu, vermeyi, kendilerinden bir seylerin gitmesi olarak görürler. Verdikçe yoksullasacaklarina inanirlar. Vermeyi kabullenmezler. Onlar için "vermek" mahrumiyettir, kayiptir. Gerçi bu duyguyu böyle hissetmesine ragmen kabullenenler de vardir. Onlar için vermek bir özveridir. Sevgiyi adeta aci veren bir deneyim olarak yasarlar.
Bu gruptaki insanlara sevgi sevinç getirmez.
Üstad Fromm' a göre, ruhen saglikli ve üreten insan için vermek, gücün en yüksek ifadesidir. Verme eylemi, kisiye kendi gücü ve zenginligini yasatir, içinde cosku vardir. Vermek; bu noktada mahrum olmak degil, tam tersine canlilik ifadesidir.
Keske herkes farkina varabilse ki, zenginlik çok seye sahip olan insanlarin degil, çok sey veren kisilerin yasayabildigi bir duygudur. Hepinize yasadiginiz her anin sizi zenginlestirdigi bir hafta diliyorum..
Ümit Yazman
Hepimiz yasadigimiz iliskilerle varoluyoruz. Temel hayat amaçlarimizdan birisi sevgi iliskileri kurabilmek. Kurdugumuz sevgi iliskileri yoluyla hayati taniyoruz.
Bizim ruhsal yapimizi belirleyen süreler, sevgi iliskilerini de nasil yasadigimizi belirliyor. Sevilmek istiyoruz ama, sevgiye ulasmanin yolunun, sevebilme yeteneginden geçtigini fark eden insanlar digerlerinden bir adim öndeler.
Peki yetiyor mu?
Yakalamayi becerdigimiz sevgi iliskilerinin sonsuza dek sürmesi, insanoglunun en büyük hayallerinden biridir.
Bu ideali pek az insan gerçeklestirebilir. Pek çogu, kendisini, iliskinin en basinda hissettiklerinden çok uzakta ve o iliskiyi sürdürmesini saglayan temel motivasyonlan tüketmis hisseder ve terk eder.
Ya da, biz iliski istegini ve motivasyonu kaybetmemis olsak dahi terk ediliriz. Herkes sevginin yasandigi, paylasildigi ve büyüdügü sihirli formülü arar. Bu formülü yakalamak için asagidaki iki temel tuzaga düsmemeyi becermek gerekir.
Sevgiyi bazilarimiz sadece bir duygu olarak algilamazlar.
Sevgiyi bir vaat gibi algilarlar. Sevildiklerini düsündükleri andan itibaren beklentileri ve olmasi gerekenler farkinda olmadan zihinlerinde sekillenmeye baslar. Olaylan ve durumlari bu sablon üzerinden degerlendirmeye baslarlar.
Aslinda, çok iyi gidebilecek veya giden bir sevgi iliskisini yasiyor da olabilirler. Buna ragmen sevginin vaat olarak algilanmasi, beklenen ile gerçegin farkli göründügü yanilsamasina götürebilir bizi. Böyle insanlar çok kirilgan olurlar. Çabuk alinirlar. Kolayca suçlamalarda bulunabilirler.
Karsisindaki insan ne yapacagini sasirmaya baslar, hatta zaman içinde çaresizlik dahi hissetmeye baslayabilir. Bana kalirsa sevginin bir vaat olmasi sevginin dogasina ve dinamiklerine aykiridir.
Bazilarimiz sevgiyi bir karar gibi algilarlar. Verdikleri kararin geregini yerine getirmeye çalisirlar. Karsindakinin de verdigi kararin ne kadar arkasinda durdugunu test etmeye çalisirlar. Iliskileri, ne kadar sevildigi veya sevilip sevilmediginin anlasilmasina yönelik degerlendirmelerin gölgesinde kalir.
Sevgi bir karar olarak algilandiginda iliski de artik bir projeye dönmeye baslamistir. Hangi asamasinda nelerin yapilacagi yönetim kademesindekiler -yani iki sevgili tarafindan planlanir. Karar verilmis, proje uygulanmaya konulmustur.
Planin ne kadar gerisinde kalindiginin sürekli sorgulandigi bir süreç yasanir. Bana kalirsa sevginin bir karar olmasi da, sevginin dogasina ve dinamiklerine aykiridir.
Sevginin dogasinda, bir vaat veya karar olmanin ötesinde cosku olmalidir. Bu coskuya ise ancak tek bir yolla ulasilabilir.
Psikiyatri tarihinin sayili ustalarindan Erich Fromm, sevgiyi bir aktivite, bir etkinlik olarak tanimlamistir.
"Bir seye kapilmanin" sevgi olmadigini, "bir seyin içinde olmanin" sevgi oldugunu ifade etmistir.
Sevgi aktif bir süreç olmalidir. Pasifligi temsil eden almak ise, aktifligi temsil eden de vermektir.
Nedense insanlarin pek çogu, vermeyi, kendilerinden bir seylerin gitmesi olarak görürler. Verdikçe yoksullasacaklarina inanirlar. Vermeyi kabullenmezler. Onlar için "vermek" mahrumiyettir, kayiptir. Gerçi bu duyguyu böyle hissetmesine ragmen kabullenenler de vardir. Onlar için vermek bir özveridir. Sevgiyi adeta aci veren bir deneyim olarak yasarlar.
Bu gruptaki insanlara sevgi sevinç getirmez.
Üstad Fromm' a göre, ruhen saglikli ve üreten insan için vermek, gücün en yüksek ifadesidir. Verme eylemi, kisiye kendi gücü ve zenginligini yasatir, içinde cosku vardir. Vermek; bu noktada mahrum olmak degil, tam tersine canlilik ifadesidir.
Keske herkes farkina varabilse ki, zenginlik çok seye sahip olan insanlarin degil, çok sey veren kisilerin yasayabildigi bir duygudur. Hepinize yasadiginiz her anin sizi zenginlestirdigi bir hafta diliyorum..
Ümit Yazman
Alıntı (Elçin Aksakal)
Yaşamak...
Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir.
Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel ,hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mı?
Camide uyanıyorsunuz.Bir tahta sandık içerisinde , herkes karşınızda saf tutmuş,
iyiliğinize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette.
Tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı, olgun ve ağırbaşlı olarak.Herkes etrafınızda büyük bir itibar
iltifatlar çocoklar torunlar hepsi hazır.
Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz. Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya 3 ayda bir maaşınızı alıyorsunuz.Ne güzel hazır maaş hazır ev...
Altmışlı yaşlarda herşey garanti,huzur içinde yaşıyorsunuz.Sağlığınız gittikçe düzeliyor.Kaslar güçleniyor kuvvetleniyorsunuz. Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve işe başladığınız ilk gün size hoşgeldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz.Ve genel müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli insan olarak işe başlıyorsunuz.herkes karşınızda elpençe divan...
Vücüdunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor .Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.Diğer hormonal aktiviteler artıyor,fevkalade..
Aman ne güzel günler başlıyor ..Derken bir gün patron size artık üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor.Bu arada babanız ortaya çıkmış,Fazla çalıştın diyor, artık eve dön ,işi bırak, okumaya başla, harçlığın benden olsun.. Keyfe bakarmsınız?Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor,Ekmek elden, su gölden bir dönem başlıyor.Partiler,diskotekler,kızların sayısı artıyor.Derken anneniz babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor,araba kullanma derdide yok artık...
Günün birinde sizi okuldanda alıyorlar,Evde otur keyfine bak,oyuncaklarınla oyna diyorlar...Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.Derken anneniz size birgün süt verme kararını alıyor ve başka keyifli bir dönem başlyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır.Bir gün karanlık ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz.Beslenmek için ağzınızı açmaya bile gerek yok,bir kordondan besleniyor,sıcacık ,yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda yaşıyorsunuz,Küçülüyor,küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz.Ve günün birinde keyifli bir orgazm ile hayatınız bitiyor...
*Nehir forward olarak gönderdi acayip hoşuma gitti yayınlıyım dedim. ☺ Yazan Elçin Aksakal mı bilmiyorum ama kim yazdıysa eline sağlık.
Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir.
Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel ,hatta mükemmel olurdu.
Nasıl mı?
Camide uyanıyorsunuz.Bir tahta sandık içerisinde , herkes karşınızda saf tutmuş,
iyiliğinize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmiş vaziyette.
Tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı, olgun ve ağırbaşlı olarak.Herkes etrafınızda büyük bir itibar
iltifatlar çocoklar torunlar hepsi hazır.
Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz. Doğar doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya 3 ayda bir maaşınızı alıyorsunuz.Ne güzel hazır maaş hazır ev...
Altmışlı yaşlarda herşey garanti,huzur içinde yaşıyorsunuz.Sağlığınız gittikçe düzeliyor.Kaslar güçleniyor kuvvetleniyorsunuz. Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve işe başladığınız ilk gün size hoşgeldin hediyesi olarak bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz.Ve genel müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli insan olarak işe başlıyorsunuz.herkes karşınızda elpençe divan...
Vücüdunuzda da bazı hoşa giden hareketler de başlıyor .Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz.Diğer hormonal aktiviteler artıyor,fevkalade..
Aman ne güzel günler başlıyor ..Derken bir gün patron size artık üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor.Bu arada babanız ortaya çıkmış,Fazla çalıştın diyor, artık eve dön ,işi bırak, okumaya başla, harçlığın benden olsun.. Keyfe bakarmsınız?Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor,Ekmek elden, su gölden bir dönem başlıyor.Partiler,diskotekler,kızların sayısı artıyor.Derken anneniz babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor,araba kullanma derdide yok artık...
Günün birinde sizi okuldanda alıyorlar,Evde otur keyfine bak,oyuncaklarınla oyna diyorlar...Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar, hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz.Derken anneniz size birgün süt verme kararını alıyor ve başka keyifli bir dönem başlyor.
Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır.Bir gün karanlık ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz.Beslenmek için ağzınızı açmaya bile gerek yok,bir kordondan besleniyor,sıcacık ,yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda yaşıyorsunuz,Küçülüyor,küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz.Ve günün birinde keyifli bir orgazm ile hayatınız bitiyor...
*Nehir forward olarak gönderdi acayip hoşuma gitti yayınlıyım dedim. ☺ Yazan Elçin Aksakal mı bilmiyorum ama kim yazdıysa eline sağlık.
Subscribe to:
Posts (Atom)
